TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Siyasal duruş ve siyasal gidiş


HAKAN GÜRSES

1970’li yıllarda, solcu gençler arasında ciddî politik tartışmalar şu soruyla başlardı çoğunlukla: “Senin siyasi görüşün ne, arkadaş?” Her duanın sonunda söylenen “amin” sözü sanki başa kaydırılmış gibi gelirdi bana, bu cümleyi işitince.

Görüş; çok statik, hareketsizliği, değişmezliği, durağanlığı vurgulayan bir kavram. Duruş da öyle. Her ne kadar bu sözcükler, o yıllarda altında bir hayli ezildiğimiz dogmatik siyaset anlayışına uygun düşseler de, politik olmaktan çok coğrafî anlamda yön bulmaya yarayan kavramlar aslında.

Bu köşe yazılarında bir soruyu sorup durdum son aylarda: siyasal anlamda sol ve sağ nedir? Özellikle Avrupa ülkelerinde yaşayan genç insanlara sorulduğunda, sağ ve solun bugün için hiç bir şey ifade etmeyen kavramlar olduğu cevabını alıyoruz. Gerçekten de böyle modası geçmiş, siyasal düşünce ve eylem için önemini yitirmiş sözcükler mi bunlar? Yeniden tanımlanmaları mümkün değil mi peki? Öncelikle de, solu bugün nasıl tanımlayacağız? “Amerikan emperyalizmine karşıyız!” diye bağırıp, milliyetçi, şoven, azınlık düşmanı bir politikaya sahip çıkmak mı sözgelimi “sol”? Ya da din temelinde bir politikayı reddetmek adına, devlet ideolojisi Kemalizm’i kanının son damlasına kadar savunmak mı? Kapitalizme karşı olma gerekçesiyle İslam’ı şiar edinmek mi? Veya “küresel faiz lobisi”ne karşı savaşmak yolunda, buram buram antisemitizm kokan komplo teorilerine sarılmak mı?

Belki de asıl zorluk, sağ ve sol sözlerini statik, zaman ve durum ötesi görüşler olarak kavramaktan kaynaklanıyor. Halbuki bunlar öyle duruk, sabit, değişmez yönleri değil, tam tersine göreceli, eski deyimiyle izafi tarafları tanımlayan kavramlar. İki anlamda:

Birincisi, birbirleriyle bağlantılılar; zaman içinde sol kendini sağa göre belirlemiş, sağ da sola göre. Kullandıkları stratejiler ve sloganlar, tanımladıkları hedefler ve talepler hep bu anlamda göreceli, birbirinden bağımlı olmuş. Klasik deyimiyle, bunlar bir karşıtlığın birbirini belirleyen kutupları.

İkincisi ise, toplumsal değişimler sürecinde belirli siyasal içerikler ve “duruşlar” sol ya da sağ sıfatıyla tanımlanır olmuş, çünkü bu taraflardan birisi o içeriklere ve duruşlara sahip çıkmış ve bunu da inandırıcılıkla yapabilmiş. Sonra sahipleri değişmiş yine bu duruşların.

Örnek vereyim. 1994’te Avusturya’nın Avrupa Birliği’ne (o zamanki adıyla Avrupa Topluluğu) üye olması konulu bir halk oylaması yapılmıştı. Bugünün AB yanlısı “sol” partisi Yeşiller, o zaman seçmenlerini hayır oyu vermeye çağırmıştı. AB bağlamında sürekli bir sağ ya da sol bir “duruş”tan söz edilebilir mi bu durumda? Ama 1994 yılından beri bu soru, Avusturya iç politikasında temel bir rol oynamakta ve hemen her seçimde kamuoyunu, göç ve iltica sorularında olduğu kadar kutuplaştırmakta.

Tabii bu, solu sol yapan hiç bir standart yoktur anlamına gelmez. Tarih içinde oluşmuş belirli ilkeleri var sol hareketlerin.

Daha önce buradaki bir yazımda bu kavramların kökeninden söz etmiştim: 1789 Fransız Devrimi ardından parlamentoda yeni bir oturma düzeni oluşmuş. Cumhuriyetçiler meclisin sol tarafında, monarşistlerse sağ tarafında oturur olmuş. Monarşizm yanlıları parlamentodan atılınca da, cumhuriyetçi grup içindeki hizipler ekseninde bir oturma düzeni kurulmuş. Zamanla da bu gruplardan kısaca sağ ve sol diye söz edilmeye başlanmış.

Sağ deyince bugün de hep daha devletçi, otoriter, tutucu, hiyerarşiye önem veren, bireysel başarı ve verimliliği eşitlikten daha önemli sayan, itaat, güçlü iktidar, piyasa ekonomisi gibi ilkelere vurgu yapan grup ve hareketler geliyor aklımıza. Tabii faşizm, falanjizm,  Austro-faşizm ve nasyonal sosyalizm gibi uç sağ hareketlerin toplum tasarımlarında doğal eşitsizlik, devletin demir yumruğu, tanrısal ya da ceberut düzen (Latince ordo) gibi, bu ilkelerin çok katılaşmış biçimleri hâkim.

Sola baktığımızda ise, bu cenahın üç kaynaktan beslendiği göze çarpıyor. Birincisi sınıf kökenli, adlarına “eski” toplumsal hareketler denebilecek mücadeleler çerçevesinde oluşmuş ilkeler. Burjuvazinin aristokrasiye, proletaryanın da burjuvaziye ve feodal “artıklar”a karşı verdiği mücadelelerde adalet, özgürlük, eşitlik, dayanışma, ezilenlerden yana olma, enternasyonalizm gibi standartlar şiar edilmiş. Bunların bazıları, belirli bağlamlarda terkedilmiş; sözgelimi enternasyonalizmin yerini Stalin öncülüğünde “tek ülkede sosyalizm” tasarımının alması. Giderek aslında sağın güçlü silahlarından olan milliyetçilik, solun da sahip çıktığı bir değer hâline geldi (millî devrim, ulusalcılık, yurtseverlik vesaire). Komünist partiler ve bir kısım sosyal demokrat parti bu ilkelere sahip çıkmaktalar.

1970’lerden başlayarak, sınıf eksenine başka “farklılık” eksenleri de ekleyen (sosyolojideki adıyla) yeni toplumsal hareketler, başka ilkeleri beraberinde getirmiş: ırkçılık, cinsiyetçilik ve homofobi karşıtlığı; çevrecilik; katılımcı demokrasi; feminizm... Solun bu ikinci kaynağı, ifadesini Yeşil partilerde (diğer adıyla Yeşil siyasette) bulmakta.

Bir de yalnızca kimi sol hareketin öne çıkardığı ilkeler var. Bunları ağırlıkla otonom, anarşist, liberter (özgürlükçü) sosyalist hareketler kendine şiar edinmekte: özyönetim, erksizlik, otoritesizlik, hiyerarşisizlik, şiddetsizlik, devletsizlik, otonomi gibi...

Bugün bir çok sol hareket ve grup, kendini bu kaynaklardan bazısına yaslayarak tanımlamakta. Bunların tümünü harmanlamayı başaran bir sol hareket yok benim bildiğim. Kimi sol parti, sağ-sol ayrımının anlamını kaybettiği kanaatinde. Aşırı sağcı FPÖ’nün kendisini “yeni işçi partisi” olarak tanımladığını gözönünde bulundurursak, bu tezin ne kadar aptalca ve tehlikeli olduğunu fark ederiz, diye düşünüyorum.

Gelecek geçmiş gerektirir, diye bir söz var Almancada. Bana öyle geliyor ki; bugünün koşullarında solun en tanımlayıcı özelliği, milliyetçi ideolojileri reddetmek. Bunu yaparken sol hareketler, sahip çıkabilecekleri bir geçmiş de oluşturuyorlar kendilerine. Özellikle Türkiye gibi “etnik mühendislik” üstünde temellenen, buna karşın hâlâ geçmişiyle hesaplaşmamış bir toplum ve ulus-devlet çerçevesinde oluşmuş sol hareketler için sanırım can alıcı bir soru bu.

..............................................................................................
Ocak 2018, www.hakanguerses.at



<-geriye: