TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

tutanak ve ben


ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN

İlk kez 13 yıl önce Dünya’dan (Dünya Kitapları) çıkmıştı tutanak, şimdi Dünyadan Çıkış’tan (Dünyadan Çıkış Yayınları) çıkıyor. Dünya da doğru, Dünyadan Çıkış da. tutanak dünyaya, gerçekliğe, korkunç, vahşi gerçekliğimize dair bir kitap, bu yanıyla da (maalesef!) tamamen dünyalı. Ancak dünyayı, gerçekliği dile aktarmak en zoru, hatta olanaksız olanı. Kurgu demek olan edebiyat,  tanımı gereği gerçekliğe mesafe aldığı yerde başlıyor edebiyat olmaya. Dolayısıyla bu zor (gerçekliğe isabet etmeye yönelik) görevini de ancak dünyadan, yani gerçeklikten ayrılarak, ona mesafe alarak yerine getirebilir, tutanak da öyle yapıyor. Üstelik alışageldiğimiz konvansiyonel gerçeklik kurgulama yöntemleri, tam da alıştığımız için artık bir işe yaramıyor. Dünyadan, bu kısa bir süre için ayrılma imkânını da yüzyıl avangartlarının geliştirdiği teknikler sağlıyor, daha sonra gerçekliğe çok güçlü bir biçimde geri gelmek üzere.

Heimrad Bäcker’le ilk karşılaşmam 1997 yılında oldu. Mart’ta Edebiyat adlı festivalin o yılki konusu “Viyana Grubu” idi. Avusturya şiirinde bu grubun şiirinin bir öncesi yoktu veya grubu oluşturan beş şair, şiirlerini Avusturya’nın bir gelenek hattına dayandırmıyordu. Buna karşın (İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve İkinci Yeni’yle neredeyse eşzamanlı olarak) bir anda ortaya çıkan bu şiir, bir gelenek oluşturmuştu. Festivalde (kendisi pek ortalıkta olmayan) Viyana Grubu’nun oluşturduğu bu gelenek çizgisinde yer alan şairler ve yapıtları yer alıyordu. Benim içinse bu, ardı ardına gelen ve bir yere yerleştirmekte çaresiz kaldığım bir düşünce bombardımanı denekti. Anlamıyordum ama anlamadıklarımın önemli olduğunu sezinliyor, anlamadıklarımı olmak istiyordum.

Festival kapsamındaki bir etkinlik mekanından diğerine gidilirken, Ulusal Kütüphane’nin önlerinde şairlerden ve edebiyatçılardan oluşan bir gruba yakın düşmüştüm. Yakın düşmüştüm ama kendimi onlarla bir tutmadığımdan, ayrı kalmaya gayret ederek, belli bir mesafeden izliyordum onları. O kadar insanın içinde Heimrad Bäcker‘in beni fark ettiğini ve Thomas’a (Eder) kim olduğumu sorduğunu anımsıyorum. Asla tesadüf değil. O bir edebiyat misyoneriydi ve her şey onu ilgilendiriyordu. Deneysel şairler basılacak yayınevi bulamıyorlar diye yayınevi açtığını (efsanevi edition neue texte), zor durumdaki şairlere cebinden para verdiğini duymuştum. Bilebilir miydi o kenardan yürüyen, kendine yakınlaşma iznini vermeyen utangaç gencin bir gün tutanak’ı çevireceğini, üstelik Türkçenin bu kitabın ilk çevrildiği dil olacağını? Bilemezdi, ama yine de o her şeyi fark eden adamdı.

Daha sonra onu Linz’teki evinde ziyaretim, 2002 yılında olmuş olsa gerek. Daha önceden arayıp gelmek istediğimi söylemiştim, eşi Margret’le birlikte hazırlıklıydılar. tutanak’tan 20 sayfalık bir ilk çeviri yapmış, onun fikrini alma gereksinimi duymuştum. Beni güler yüzle buyur ettiler. Heimrad Bäcker benimle önce kısa bir sohbete girişti. Arada öylesine aklına aniden gelmiş gibi “sizde de benzeri şeyler oldu değil mi?” diye bir soru yöneltti. Yanıtım “tabii, zaten bu kitabı çevirmek istememdeki bir motivasyon da bu, Holokost’tan edinilecek bir duyarlılığın 1915 Soykırımı’na da taşınabileceğini umuyorum” dedim. Gerçekten böyleydi ve zaten bende de böyle olmuştu. Sonradan düşünüyorum da, bu minval bir şey demeseydim herhalde hemen kapı gösterilirdi bana. Sonrasında benim çevirilerime yöneldik ve buluşma benim için, Bäcker’in bir noktaya odaklandıkça yeni pencereler açan, düşünceyi bilmedik boyutlara taşıyan zekâsı ve dikkatiyle kısa, ancak zihnimde yer eden bir tanışma ve temas olanağı oldu. Ne yazık ki Bäcker ertesi yıl olan 2003’e kadar yaşadı ve kitabının Selda Saka ile yaptığımız Türkçe çevirisini göremedi.

tutanak çok ama çok önemliydi. Bir Truva atı olarak gördüm onu. Hiçbir toplumcu gerçekçi yapıtın olamadığı kadar toplumcu gerçekçiydi (çünkü gerçekçiliği, en zor sınav olan Holokost gerçekliği sınavından geçiyordu), ancak gerçeklik algısını da yüzyıl avangartlarının kazanımları sayesinde yaratıyor, yani gerçekliği, o “biçimci” diye yaftalanan şiirler sayesinden kurguluyordu. Peki tutanak çıktı diye alıp okuyup bir yüzleşmeye gidildi mi? Hiç! Hâlbuki çok ummuştum bunu. tutanak, toplumcu gerçekçiliğin ne olmadığını, olamayacağını gösteren, düşündürten bir fener gibi duruyordu. Ama görünen o ki kimsenin böyle bir fenere gereksinimi yoktu. Ne gerçeklik için, ne de soykırımlar için. Görmezden gelme, yanlışlarla yüzleşmemenin huzurlu ama insanı çıkışsızlığa da en sağlam adımlarla götüren bir yoludur.

Üç inceleme, iki söyleşi, birçok çeviri kitabı çıkardım, ama tutanak’ı edebiyat faaliyetlerimde yaptığım en önemli iş olarak, dahası, en büyük şansım olarak görüyorum. Her çevirmene nasip olmaz böyle bir yapıt. Rahatlıkla söyleyebilirim, tutanak yüzyılın, Ulysses, Kayıp Zamanın İzinde, Niteliksiz Adam, Dava gibi yapıtları ile bir nefeste anılacak yapıtlarından biri. O kadar ki, 20. Yüzyıl’ın avangart şiir tarihi, Holokost’un metinsel gerçekliğine yaklaşılabilsin, tutanak yazılsın diye yazılmış sanki.

Her geçen yıl tutanak’ın ve Heimrad Bäcker’in beni ne kadar etkilediğini ve biçimlendirdiğini fark ediyorum. Ne şanslıyım ve iyi ki gelmişin Avusturya’ya, sırf bunun için değerdi.

..............................................................
Ekim 2017,
erhan.altan@chello.at


<-geriye: