TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Sağım sarımsak, solum soğan


HAKAN GÜRSES

Evet Diyen, Hayır Diyen Bertolt Brecht’in “öğretici oyun” adını verdiği kısa sahne metinlerinden biri. Okul operası olarak da tasarlanmış olan bu oyun, öğrenilmesi gereken en önemli şeyin rıza/anlaşma olduğunu vurgulayan koroyla başlıyor. Koronun sözlerinden şunu anlıyoruz: Çok sayıda insan evet dese de, anlaşma sağlanamamaktadır. Çoğu insanın fikri sorulmaz bile. Birçok insansa, yanlış olana rıza göstermektedir.

Oyunun ilk bölümünde gelenekleri kabullenen öğrenci, kendi ölüm kararına da rızasını vermiş olur. İkinci bölümde, aynı koşullar altında bu defa hayır cevabını tercih eder öğrenci; böylelikle hayatını kurtarır. Bu bölümde öğretmen, yola çıkmadan önce seyahat sırasında başına gelebilecek  her şeye razı olmuş olduğunu hatırlatır öğrencisine, buna rağmen neden şimdi geleneklere uygun cevap vermediğini sorar. “O zaman verdiğim cevap yanlıştı! Ama sizin sorunuz daha da yanlıştı!” diye karşılık verir öğrenci. Yeni bir geleneğe ihtiyaç duyulduğunu söyler ve her yeni durumda, yapılması gerekeni yeniden gözden geçirip karar vermenin gelenek edinilmesini önerir. Brecht oyununu, koronun şu sözleriyle bitiriyor:

Ve yeni bir geleneğin / Ve yeni bir yasanın yollarını attılar.
[...] Küfre karşı, alaya karşı açıktı gözleri! / Hiçbiri ötekinden daha korkak değildi!


Geçen yazıda, sağ-sol duruş ve söylemlerinin bir hayli birbirine karıştığı bir dönemde yaşadığımızı söylemiştim. Konuya bu yazımda devam etmek istiyorum. Brecht’in alıntıladığım, rıza/anlaşma üstüne kaleme almış olduğu oyununa da tekrardan değineceğim bu bağlamda.

Gerçekten de; çocuklara yön öğretmede kullanılan “sağım sarımsak, solum soğan” metoduyla siyasal yönleri anlamaya çalışır olduk bugün. Özellikle de Türkiye, Ortadoğu, Kürdistan veya İslam söz konusu olduğunda dost-düşman, müttefik-karşıt, sarımsak-soğan birbirine dolaşıyor, tanınmaz hâle geliyor. Yön bulalım derken tökezliyoruz; batıyı ararken doğuya, karşıta direnirken yandaşa düşüveriyoruz.

Avrupalı sosyal demokrat, Yeşil veya liberal solcu parti ve kuruluşların bazıları, insan haklarını korumak ve ırkçılığa karşı çıkmak adına yer yer Türkiye (veya başka Ortadoğu ülkesi) çıkışlı İslamcı ve aşırı sağcı gruplara destek verebiliyorlar sözgelimi... Buna karşılık; bazı Türkiye kökenli solcu, Kürt, Alevi, Erdoğan karşıtı insan veya gruplar, bu İslamcı ve ülkücü kesime olan karşıtlıklarını FPÖ gibi Avrupalı aşırı sağcı partileri destekleyerek hayata geçirmeye çalışıyorlar. Kısaca söylersek, oralı solcular buralı sağcıları, buralı sağcılarsa (işlerine geldiği sürece) oralı solcuları destekliyor zaman zaman.

“Bu ne yaman çelişki!” diyesi geliyor insanın bu tuhaf manzara karşısında... Ama bir grup (özellikle de genç) göçmen “Artık devir değişti, partilerin yapısı da; siz eski solcular bunu kavrayamıyorsunuz,” eleştirisini dile getirirken, zaten radikal duruşlara ezelden karşı liberal kesim de “Sağ ve sol neymiş, kalmadı öyle bir şey!” diyerek, daha da kesinleştiriyor bu hükmü.

Moda yalnızca giyim-kuşamı değil, siyaseti de teori ve pratiğinde etkileyen bir olgu. Bu nedenle sağ veya sol duruş ve söylemin biraz “eski moda” olarak görüldüğüne, bugün başka siyasal modaların hüküm sürmekte olduğuna bir ihtimal payı verelim. Yani sorunu kuşaklar arası bir sorun ve bir moda sıkıntısı olarak tanımlayalım ihtiyatlıca. Buna rağmen, şu gerçeği de göz önünde bulundurmak gerekli bence: Yeni söylemlerin doğması; kimi sözcüklerin önemini kaybetmesi ya da yerini başka kavramlara bırakması; argümanların ve kaynakların değişimi, bir büyük dönüşümün habercileri de olabilirler tabii... Siyaset alanında böylesi gelişimleri zamanında algılamak ve bunlardan sonuçlar çıkarmak, her sosyal ve politik hareket için hayati önem taşımakta.

Ama kökü Fransız Devrimi’ne dayanan* sağ-sol kavramlarıyla tanımlanagelen bu siyasal yön ayrımının, bugün gerçekten de iddia edildiği gibi hiçbir geçerliliği kalmadı mı? 1980’lerin sonunda avaz avaz ilan edilen “ideolojilerin sonu”, hatta “tarihin sonu” kehanetleri otuz yıl içinde gerçekleşti mi? Başka kâhinlerin “müjdelediği” gibi, sınıf savaşımlarının yerini kültür savaşları mı aldı bu süreç içinde?
 
Ben bu soruların hepsini son derece önemli buluyor, buna rağmen hepsine de hayır cevabını veriyorum. Tasvir etmeye çalıştığım sağ-sol karmaşası, iki zorunluluğu ortaya çıkarıyor benim gözümde: Bir yandan sol ve sağ arasındaki farkın daha belirgin hâle getirilmesi gerekiyor.  Diğer yandan da, adına sol dediğimiz bir hayli geniş (ama buna rağmen güçsüz kalmış) cenah kendine yeni stratejiler bulmak zorunda. Gerek Türkiye’de, gerekse Avrupa’da, hatta tüm dünyada tehlikeli dişlerini yeniden göstermeye başlayan sağ belaya karşı tek bir çare olduğundan yola çıkarak yapıyorum bu vurguyu da: yeni bir siyaset çerçevesinde kurulacak ittifaklarla solun yeniden kendine ifade etmesi ve siyasal alana müdahalesi gerekiyor.

Gelelim başta alıntıladığım oyuna. Evet demek veya hayır demek, yalnızca seçimlerde, referandumlarda ve siyasal tartışmalarda değil, siyaset üretirken de çok önemli iki şık. Brecht, bu oyunu yüzünden çok eleştiri almış. Oyunun zeminini oluşturan anlaşma kavramını, zamanın Stalinci komünist partilerine bir “kadavra itaati” ile bağlanmak biçiminde yorumlayanlar var. Brecht’in bu mesel tarzı oyunla “kadrolar, partinin çizgisine itiraz etmeden uymak zorundadır” gibi bir slogan üretmeye çalıştığını söyleyip eleştiriyor bu yazarlar. Bazı eleştirmelerse, Brecht’in önce Evet Diyen adıyla yazıp sahnelediği birinci bölüme gelen tepkileri kaydedip, Hayır Diyen adıyla bir ikinci bir bölüm yazmasını tam da bir “öğrenme süreci” olarak yorumluyorlar. Çünkü bu bölümde öğrenci, koronun sözlerini başka biçimde gerçeğe dönüştürüyor. Önce rızadan yana olsa da, geleneklere karşı çıkarak bir direnç gösteriyor ve ardından yeni bir anlaşmanın temel kavramlarını dile getirip, tanımlıyor.

Burada niyetim tabii Bertolt Brecht’in tiyatrosunu yorumlamak değil. Ama anlaşma kavramı üstüne düşünmek, bana yeni sol siyasetleri tartışmak açısından önemli gözüküyor. Brecht’in kullandığı Almanca kavram, Einverständnis. Türkçeye rıza, anlaşma, uyuşma, razı olma şeklinde çevirebiliriz. Siyaset üretmek, Brecht’in oyununda da vurgulandığı gibi, hep bir anlaşmaya yönelmek aslında. Bu yazdığımın ilk okunduğunda belki, “hepimiz kardeşiz, öpüşüp koklaşalım, hayat bayram olsun” gibi uzlaşmacı bir tınısı olsa da, hiç de böyle bir apolitik insaniyet edebiyatı yapmak değil derdim.

Rıza sözünün bir karşılığı da, Latinceden hemen tüm Avrupa dillerine geçmiş, Türkçede de konsensüs olarak kullanılan kavram. Sırtını Antik çağdan bugüne bir dizi siyaset filozofuna yaslayan bir kurama göre, egemen sınıf olarak iktidarı ele geçirmek hükmetmeye yetmiyor, toplumun ideolojik olarak da yönetilmesi gerekmekte. Yani bir sınıfın ya da zümrenin devlet iktidarını ele geçirmesi ve güç tekelini üstlenmesi, o toplumu yönetebileceğinin garantisi değil. Bir toplumda yalnızca zoraki güçle değil de, toplumun geniş kesimlerinin rızası ile hüküm sürebilmek için kültürel konsensüs yoluyla bir hegemonya oluşturmak şart. İşte bence solun yeni politikası tam da bu hegemonyayı tüm mekanizmalarıyla, içerikleriyle ve söylemleriyle analiz edip, buna karşı pozisyonlar üretmek üstüne kurulmalı.

Erdoğan ve AKP, iktidarda oldukları 14 yıl boyunca (yeni bir burjuva/orta sınıflar ittifakına dayalı) kendi İslamî-milliyetçi hegemonyalarını oluşturma çabasını gösterdiler. Bir yandan, Türkiye toplumunun önemli bir kesiminin rızasını sağlayacak İslam vurgulu bir söylem tutturdular. Bu; bastırılmış ve ezilmiş Müslüman kimliği sayesinde “hazırda duran” bir tabanın varlığına rağmen, toplumun yarısına bile seslenemeyen bir söylem olarak kaldı. İşin içine milliyetçiliğin katılması da (ki bu Millî Görüş hareketinin kimyasında var olan bir bileşimdir) pek fayda vermedi. Çünkü en aşırı, ırkçılığa varan boyutlara da kaysa, T. C.’de milliyetçiliğin temel egemen ideolojisi Kemalizm olmuştur son 90 yılda. Kürtlere karşı, özellikle de Kürt illerindeki devlet saldırılarını meşrulaştırmak için kullanılan dil, MHP’nin temsil edegeldiği Turancı faşist milliyetçiliği üstlenme çabasına işaret etmekte. Ama Erdoğan ve AKP’nin asıl mücadelesi, Kemalist hegemonya ile oldu ve olmakta.

Bazı “yerel” farklarına rağmen, küresel anlamda benzer hegemonyal yapılar oluşturmaya çalışan, adlarına temsilî diktatörlükler demeyi önerdiğim iktidarlar giderek çoğalıyor. Yani Erdoğan-AKP iktidarı, tek başına ele alınıp değerlendirilecek bir olgu değil bence. Ve bu küresel olguya karşı durabilecek alternatiflerin hâlâ “sol” adını verdiğimiz cenahta geliştirilebileceğine inanıyorum.

Sağ-sol ayrımı, daha yaşanılabilir bir dünyanın oluşumunda nasıl bir rol oynuyor artık? Sol derken bugün neyi kastediyoruz? Daha da önemlisi, neyi kastedebiliriz ve kastetmemiz gerekir? Bu sorulara verilecek cevaplar, önümüzdeki dönemde yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada etkili olacak siyasal gelişmelerde hatırı sayılır bir etken işlevi görecek. Bu soruların aciliyetini görmemek, kendisine bugün hâlâ “solcu” adını çekinmeden veren bireyler, örgütler ve hareketler için önemli bir etki etme şansını kaybetmek anlamına gelecek. Bunları öngörebilmek için, kâhin olmak gerekmiyor bence...

* Bu köşede yayınlanan, Uzlaşma sisteminin çöküşü yazımın başında, bu kavramların tarihinden ayrıntılarıyla bahsetmiştim.


...........................................................
Haziran 2017, www.hakanguerses.at


<-geriye: