TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Yiten dayanışma 2


ERHAN ALTAN

Az seyretmedim kahvede kâğıt oynayan erkekleri, babamın veya dayılarımın yanında. Uzaktan birbirleriyle hoşça vakit geçiren insanlar gibi gözükürler ama, ciddiye alındığında kaldırılamayacak kötü şakalar yaparlar birbirlerine, asla hoş sözler söylemezler. Sevmiyorlarsa birbirlerini neden bir araya gelip oynarlar? Hafifçe diş geçirerek oyun oynayan köpekler gibi bir vahşilik pratiğinden düşmeme alıştırması. Dostluk çıkar mı oradan? Sadece tedirginlik çıkar oradan.

Hayvan belgesellerinin korkunçluğu geliyor aklıma. Sürekli ölüm seyrettiriliyor, türlü türlü ölümler. Futbol maçlarında yapamadığımı orada yapıyorum, ölenlere üzülüyorum. Ama üzülürken bile alıştırılıyorum zayıf olanın kaybetmeyi, ölümü hak ettiğine. Orada ölenlerle birlikte dayanışma duygumuz da can çekişiyor. Doğanın içinde, güçlünün güçsüzü öldürdüğü bir dünyada yaşayan bir paganın tanrıları, o da olmadı reenkarnasyonu var en azından. Yenilene başka bir yerde adil davranılacağı düşüncesini veriyor bu. Dayanışmanın duygu düzeyinde tamamen imha edilmesini engelliyor en azından. Oysa bu belgeseller hiçliği tattırıyor bize, karşılığında hiçbir telafi sunmadan. Seyredilen belgeselin vahşiliğinde rekabete ve kaybetmeye alıştırılıyor veya razı ettiriliyoruz.

Tamamen rekabet üzerinden ve hiyerarşik bir biçimde yapılanmış maymun topluluklarından insana giden yol, iş bölümü içeren organizasyondan ve bunu da güçlü bir biçimde sağlayabilmek için dayanışmadan geçmiş. Eğer bu böyle olmasaydı rekabetçi maymun toplulukları halinde kalacaktık. İçimizde her ikisi de var, ancak içinde yaşadığımız ve başka türlüsünü düşünemediğimiz serbest piyasa ekonomisi, birincisini düzenin temel çalışma ilkesi haline getirirken ikincisini yerlerde kıvrandırıyor ve acil durum planı olarak yedeğinde tutuyor. Sonuç olarak dayanışma günümüzde daha ziyade bir afet önlemi veya organizasyonu olarak uygulanıyor. Depremlerde, su baskınlarında, açlık tehlikesinde… Savaşlarda insanları ölüme gönderirken de dayanışmaya vurgu yapılıyor. Zorlu durumlarda hep dayanışmaya müracaat ediliyor. Savaş veya afet geçtikten sonra tekrar döndürülüyor ve düşürülüyoruz rekabetin yalnızlığına ve yıpratıcılığına.

Çalışanların patronun ya da şefin gözüne girmek için birbirine düştüğü, düşürüldüğü işyeri ve kurumlar kamçılıyor rekabeti. Gıkımızı çıkarmıyoruz dayanışmanın içinin boşaltılmasına ve rekabetin kaçınılmaz bir zorunlulukmuş gibi gösterilmesine, çünkü refahın buna bağlı olduğu söyleniyor. Ama çok önemli bir yanımızdan, kendimizden vaz geçiyoruz. Neyden vaz geçtiğimizi bile bilemeyecek kadar uzağız, aymazlık içerisindeyiz. Arada bir yerlerden ufak dayanışma paketçikleri geliyor, bilmediğimiz bir sevinç kaplıyor içimizi. Ancak kurumsallaşamadan dağılıyor.

Dört bir yanımız açık ya da gizli bir biçimde rekabet düşüncesinden türe(til)miş yapılarla dolu. Bunun karşısında dayanışma yapıları öyle cılız ki, örnek bulmak için çok uzaklara veya derinlere gitmek gerekiyor. Örneğin unut(tur)ulan imece geliyor aklıma, her bir hanenin işinin tüm köy halkı tarafından sırayla ve birlikte yapıldığı. TRT ilk yıllarında tek kanaldan yayın yaptığı ve her türlü program o tek kanalda gösterildiği için izlerdik, haberimiz olurdu. Bilmiyorum hâlâ kalmış mıdır bu uygulama.

Sonra her türlü bağışlar geldi aklıma: kan, plazma, kök hücre ve organ bağışları. Neredeyse tamamen anonim yardımlar bunlar, kime yardım ettiğimizi bile bilmiyoruz. İlk bakışta bir hakikilik testi gibi geliyor. Öyle ya, yardım ettiğim kişiyi bilmezsem, bunu çıkar beklemeden yaptığıma da emin olurum. Şart mı bu? Bence değil. Yıllardır birçok kişiye elimden gelen yardımı yapmaya çalıştım, yaptım. Bunu “iyi bir insan” olduğumu kendime veya başkalarına kanıtlamak için yaptığımı sanmıyorum. Kendiliğinden işleyen bir şey var orada. Anonimlik bir yanıyla iyi, ancak diğer yanıyla dayanışmanın hazzının, kutlanılmasın kaçırılması demek.

Tabii büyük ölçüde saptırılmış bağışlar da var, örneğin kurban bayramında kurban eti dağıtımı. Canlıların büyük ölçekli bir biçimde, bir “bayrama” dönüştürülmüş bir biçimde öldürülmelerinin artık demode ve zararlı bir ritüel olduğunu bir an için göz ardı edelim. Böyle önemli bir gelenek, kurban etlerinin oturulan mahalledeki iyi halli komşu ve akrabalara dağıtılmasıyla birlikte çökertilmiş durumda. Birtakım “hayır” kurumlarına verseniz, nasıl kullanılacağı belli değil. Dayanışmanın içi her yerde boşaltılıyor.

Bu iki yazıda kendimce bir tarama yaptım. İnsan ruhunun rekabet ve dayanışma haritalarının çıkarılması gerekiyor. Rekabet ve dayanışma, birisi daha fazla bencil, diğeri daha fazla özgecil olmayı gerektiren nitelikler gibi görünüyor. Daha fazla bencil olmak, daha fazla mesafe, daha fazla yalnızlık, ancak daha fazla muğlaklık ve boşluk da demek çünkü kendine gittikçe zorlaşıyor kendini bulmak. Daha fazla özgecil olmak ise öncesindeki bir bencili varsayıyor, ondan referans alıyor, dolayısıyla da onunla sınırlanıyor. Hayal ettiğim bunların dışında stadyum tribünlerinde yaşanılan türden bir kitlesel kaynaşma da değil. Hayal ettiğim, bir rakip olmadan ve herkesin birbirine yardım ettikçe haz duyduğu bir düzen. Bu mümkün mü? Homo Sapiens’in doğası buna izin veriyor mu? Rekabet virüsüne karşı dayanışma salgını nasıl yaratılır?

.........................................................................
02 Haziran 2017, erhan.altan@chello.at
 


<-geriye: