TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Meydanlardan saraylara


HAKAN GÜRSES

Uzundur şöyle bir soru soruyorum kendime: 2010’ların başında dünyanın birçok yöresinde art arda, hatta eş zamanlı patlak veren toplumsal eylemlere ne oldu? Milyonlarca insanı umutlandıran Arap Baharı’ndan, Gezi Hareketi’nden, Ukrayna Turuncu Devrimi’nden geriye kalan; darbeler, askerî yönetimler, temsilî diktatörlükler bugün... Meydanlardan diktatör saraylarına nasıl kayıverdi güçler dengesi?

Böylesi toplumsal patlamaları, genel bir demokratikleşmenin ve özgürleşmenin kanıtı olarak görmek, gerçi abartılı olur bence. Yine de o toplumsal hareketlerin Türkiye, Mısır, Tunus veya Ukrayna gibi ülkeler için yeni ve özel bir oluşuma işaret ettiği kanaatindeyim. Öncelikle direnişler tümüyle, siyasal diye adlandırılan düzlemde cereyan ettiler. Askerî stratejilerin ve örgütlenmenin dışında durmaya özen gösteren hareketler oldular. Sokakta, temsilî açıdan önemli meydanlarda birlikte yaşama, gündelik hayatı örgütleme biçimleri denendi. Apolitik olduğu söylenen kesimlerin başını çektiği protesto eylemleri, siyasalı kamusalda görünür kıldı.

Eylemlere katılanlar, heterojen gruplardı. Gerek sınıfsal, gerekse siyasal anlamda bir çoğulculuk temelinde oluştu direnişler; protestocuların ortak paydası, hâldeki yönetimlere karşı durmaktı. Şu üç ortak özellik göze çarpıyordu eylemlerinde: ilkesel şiddetsizlik (zorunlu öz savunma dışında şiddete başvurmama), çoğulcu kendiliğindenlik (hazır bir teoriye ya da önceden belirlenmiş ittifaklara dayanmama) ve kamusallık (meydanlarda bir işlev değişimi yaratma). Bu özelliklerin üçü de, kamusal alanlarla bağlantılı. Birkaç örnek vereyim: 2009’da Tahran Azadi Meydanı; 2010’da Tunus Sidi Bu Zeyd merkezi ve başka büyük kentlerdeki meydanlar; 2011’de Kahire Tahrir Meydanı, Manama/Bahreyn Dawar al-Lulu (İnci Meydanı), Madrid Puerta del Sol, Atina Syntagma Meydanı, Moskova Bolotnaja Meydanı, Avrupa ve ABD’de Occupy (işgal) eylemleri; 2013’de Taksim Gezi Parkı, Kiev’de Maidan; 2013 ve 2014’te Brezilya meydanları...

Bu yüzden söz konusu hareketlere meydan hareketleri adını verelim. Zaten meydanlar terkedildiği, protesto grupları bölündüğü ve uzun vadeli stratejiler çizilmeye başlandığı andan itibaren, bu hareketlerde de askerî bir çizgi ağırlık kazanmaya başladı, çelişkiler militarize oldu: Suriye’de, Libya’da, Ukrayna’da ve kısmen de Yemen’deki gibi. Meydan hareketlerinin ömrü aylarla, hatta haftalarla sınırlı kaldı. Akabinde gelen devlet şiddeti ve baskısı, eylemlerin barışçıl ruhu ile kıyaslanmayacak kadar sert oldu. Direnişlerin ardından bu ülkelerin hemen hepsinde halk oyuyla meşrulaştırılmış, başında çoğunlukla bir karizmatik liderin bulunduğu hükümetler kuruldu ve devlet iktidarının topyekûn ele geçirilmesine başlandı. Geçen yazılarımda, temsilî diktatörlük adı altında kabaca incelemeye çalışmıştım bu olguyu...

Baştaki soruma dönüyorum: Meydan hareketlerine ne oldu? Neden meydanlardan saraylara kaydı toplumsal değişimin merkezi? Böylesi bir soruya tek boyutlu bir cevap yetersiz kalır. Toplumsal-siyasal etkenlerin bir karmaşasına dikkat çekmek istiyorum o yüzden.

İtalyan Marksist Antonio Gramsci; egemen toplumsal tabakaların yalnızca ekonomik ve fiziksel zor aracılığıyla değil, aynı zamanda “rıza” (consensus) yoluyla sivil toplumda kurulan bir ideolojik önderlik sayesinde hükümet ettiğini söylüyor. Gelgelelim Türkiye gibi toplumlarda uzlaşma ve ikna aracılığıyla kurulan hegemonyadan (egemenlik) çok, çıplak zulmün ve zorun ağır bastığı bir çerçevede şekilleniyor siyaset. Rızaya yönelik çabalar, bu baskının gölgesinde bir tür ideolojik “kılıf” işlevi görüyor daha ziyade. Devletin protestolara yönelik tepkileri de buna uygun. Hak arama eylemleri yoğun ama kısa ömürlü oluyor ve çoğu zaman daha ağır baskıları beraberinde getiriyor oralarda. Mesela 1960’ların ortasında Türkiye’de işçi partisi ve sendikaların kurulmasına kadar uzanan demokratik kazanımlar, birkaç yıl içerisinde devlet baskısı ile tekrar yok edildiler. Bunun zirve noktasını da 12 Mart 1971 darbesi oluşturdu.

Gezi protestoları, o coğrafyada alışık olunmayan genişlikte ve ideolojik zenginlikte bir muhalif platform olarak çıktı iktidarın karşısına. Muhalefeti belirli bir sınıfsal ya da siyasal gruba indirgeyemeyen iktidar, bir takım yalan haberlerle karalamaya çalıştı. Bunun da pek sonuç vermeyişi, bildik devlet yumruğunu daha da sert kullanmaya zorladı. Bir yandan da, toplumun “zorla evlerinde tutulan öteki yarısı”na vurgu yapılarak, iç savaş tehditleri yükseltildi ve eylemcilere gözdağı verildi. Tabii muhalif platformun kendi içsel çıkmazları da, meydanların çabuk boşalmasına neden oldu. Özgürlük ve haklar konusunda tümden bir genişleme için kaldıraç işlevi göremedi Gezi Hareketi, böylesi bir işlevin hedeflenmiş olduğunu söylemek de zor zaten... Aslında bir “yaşam tarzı” savunmasıydı o gelişme, özgürlük talepleri de ağırlıkla bu yaşam tarzının korunmasına ve yerleşmesine yönelikti.

Peki, o halde “Arap Baharı”, “Gezi Ruhu”, hatta (Trump gibi bir adamın ABD başkanı olduğunu hatırlarsak) “Occupy Heyecanı” son kertede boşa harcanmış enerjiler mi? Artık çok uzun bir süre saray gözüyle mi bakacağız çağımızda olup bitenlere? Meydanlar unutulacak mı? Alman gazeteci Gero von Randow, devrimleri öznel bir perspektiften incelediği son kitabında şöyle diyor:
“Şahlanan devrim duygusal bir deneydir, ama devrimin başarısızlığa uğraması da öyle. Tam da ‘Arap Baharı’nda olduğu gibi. Bundan sonra da coşku ve çöküntü duygularının gelgitine tanık olacağız, buna eminim. Önce büyük sevinç, ardından içki sersemliği duygusu. [...] Devrimlerin bu duygusal özelliğinin önemli bir sonucu var: hep diri kalıyorlar. Romanlar, şiirler, şarkılar, resimler, filmler yaşanmış olan duyguları gelecek kuşaklara ulaştırır. Daha da fazlası; bu yüksek duygusal deneyler tekrarlanır, güncelleştirilir, bir daha yaşanır.”*

Eğer ki “resmî tarih” iktidarın vakanüvisi ise, direnişin tarihi de mücadelelerin kolektif hafızasında saklı durur: dilde, sanatta, bilgide, ilişkilerde ve meydanlarda günbegün hatırlanan, tekrarlanan ve güncelleştirilen mücadelelerin...

*Gero von Randow: Wenn das Volk sich erhebt. Schönheit und Schrecken der Revolution. Köln 2017, (alıntı kendi çevirim).


-------------------------------------------------------
Şubat 2017, www.hakanguerses.at


<-geriye: